Bir çocuğun zekâsı gerçekten ölçülebilir mi?
Bugün bunu çok normal görüyoruz.
Sınavlar.
Puanlar.
Yüzdelikler.
“Üstün zekâlı.”
“Ortalama.”
“Geride.”
Sanki bir çocuğun zihni, cetvelle ölçülebilecek bir şeymiş gibi.
Gelin biraz iq testlerinin nasıl ortaya çıktığından bahsedelim.
1900’lerin başı.
Fransız psikolog Alfred Binet’e bir görev veriliyor.
Okulda ekstra desteğe ihtiyaç duyan çocukları belirlemek.
Yani mesele:
“Kim daha zeki?” sorusu değil.
“Hangi çocuk daha fazla desteğe ihtiyaç duyuyor?” sorusu.
Bu çok büyük fark.
Çünkü Binet, zekânın sabit bir şey olduğuna inanmıyordu.
Hatta özellikle uyarıyordu:
“Bu testler çocukların değerini belirlemek için kullanılmamalı.”
Ama tam olarak o oldu.
Çok kısa süre içinde testler, yardım aracından sıralama aracına dönüştü.
Ve sonra çok tehlikeli bir şey yaşandı:
Ölçebildiğimiz şeyleri, değerli sanmaya başladık.
Çocuklar ölçülmeye başladı.
Karşılaştırılmaya başladı.
Ayrılmaya başladı.
Bir sayı, bir çocuğun kimliği hâline geldi.
Düşünsenize…
Daha hayatının başındaki bir çocuk, bir skorla tanımlanıyor.
Ve yetişkinler yavaş yavaş ona o sayı üzerinden bakmaya başlıyor.
“Çok zeki.”
“Normal.”
“Yetersiz.”
Ama hikâye burada da bitmiyor.
Çünkü IQ testleri zamanla sadece eğitim için kullanılmadı.
İnsanları ayırmak için de kullanıldı.
Yüzyıl boyunca bazı ülkelerde:
Kimlerin “yeterince akıllı” olduğu, kimlerin “uygun vatandaş” olduğu, kimlerin “geri” olduğu bu testlerle belirlenmeye çalışıldı.
Göçmenler ayrıldı.
Çocuklar etiketlendi.
Bazı insanlar “değersiz” ilan edildi.
Yani bir ölçüm aracı, yavaş yavaş bir insan değer sistemi hâline geldi.
Binet’in ölçmeye çalıştığı şey “potansiyel eksikliği” değil, okul sisteminin destek veremediği çocuklardı.
“Bu çocuk neden öğrenemiyor?” değil, “Sistem bu çocuğa neden ulaşamıyor?”
Ya başka türlü düşünenler?
Hayal kuranlar?
Dalgın görünenler?
Uzun uzun düşünenler?
Bir cevaptan çok sorunun kendisiyle ilgilenenler?
Bugün hâlâ birçok çocuk için zekâ:
Yüksek not almak,
Hızlı olmak,
Doğru cevabı çabuk vermek üzerinden tanımlanıyor.
Ama zekâyı neden hep üretim diliyle konuşuyoruz?
Neden bir çocuğun merakını değil de, çıktısını ölçüyoruz?
Neden “Ne düşünüyor?” sorusundan önce, “Ne kadar başarılı?” sorusu geliyor?
Ve belki en önemlisi:
Bir çocuğun değeri, neden bu kadar erken yaşta performansa bağlanıyor?
Biz zekâ derken, aslında neyi değerli buluyoruz?
Ve
Bugün kaç çocuk, anlaşılmaya çalışılmadan önce ölçülüyor?

No responses yet